Ana Sayfa

Çağdaş Türk Dili dergisi  - Ertuğrul Efeoğlu - Kasım 2013

”Orhan Kemal’den Hasan Özkılıç’a”

 
 


 

Orhan Kemal Kütüphanesi, Beyazıt, 31 Mayıs 2013



 

Orhan Kemal Roman Armağanı Ödül Töreninde Ertuğrul Efeoğlu’nun Yaptığı

”Orhan Kemal’den Hasan Özkılıç’a”

Başlıklı Konuşma.

 


 


 

Orhan Kemal adını duyup burada bir araya gelen yazınseverler, hepinizi içtenlikle selamlarım.

Bizi burada bir araya getiren Orhan Kemal’i saygıyla, sevgiyle, rahmetle anıyorum.

Bizi burada bir araya getiren Orhan Kemal ailesine, Orhan Kemal Roman Armağanı Seçici Kurul üyelerine, Seçici Kurul’un ödüle değer bulduğu Zahit adlı romanı —1000 adet de olsa— yayımlayan Can Yayınlarına teşekkür ederim.

2013 yılının Orhan Kemal Roman Armağanını, sevdiğim öykücülerden olan Sayın Hasan Özkılıç’ın kazandığını öğrendiğimde sevinç duydum, kendisini gönülden kutlarım.


 

Orhan Kemal’i sevip de bugün burada bir araya gelen bizler, birbirimizi hiç tanımasak bile, birbirimizin gönülden arkadaşlarıyız. Size işte o arkadaşlık duygusuyla sesleniyorum. Bana bu olanağı veren değerli kardeşimiz Işık Öğütçü’ye de çok teşekkür ederim.

Değerli arkadaşlarım, size herkesin bildiği bir giz vereyim. O gizi gerçekte herkes biliyor, ama gene de bir giz. Gizli bir el, Orhan Kemal’in adını yıllardır toplumdan gizlemeye çalışıyor, Orhan Kemal adının unutulmasını istiyor… Bunu daha iyi anlamak için, şimdi şöyle bir düşünelim: Orhan Kemal’in vefalı ailesi olmasaydı, bizim bugün burada bir araya gelmemiz söz konusu olabilir miydi?..

Bunda hiç kuşkusuz ulusal-ekinsel değerlerimizi sürdürme konusundaki geleneksel üşengeçliğimizin, toplumsal bilincimizdeki gevşekliğin önemli bir yeri var, bunu yadsıyamayız ve yaradılışımızın bu yanını ne yazık ki kolay kolay değiştiremeyiz… Ama bundan başka bir etmen daha var; bize dışardan dayatılan bir etmen. O da “zamanın ruhu” sözcesiyle üzeri gizemli bir örtüyle örtülen yeni sömürgecilik, yeni yayılmacılıktır.

Bu yeni sömürgeciliğe, yayılmacılığın bu yeni türüne “Yeni Dünya Düzeni” ya da “Küreselleşme” deniyor. İşte Orhan Kemal’in ruhu ile zamanın bu ruhu burada birbiriyle çelişiyor. Zamanın ruhu, Orhan Kemal’in ruhunu boğmaya çalışıyor…

Zamanın ruhu, bizim ülkemizin döl yatağına 1970’li yıllarda düştü ve 1980 yılında doğdu; ama pek çabuk yaşlandı. İşte bu yüzden oldukça sert, çok da acımasız…

Orhan Kemal’in sevecen ruhu ile zamanın acımasız bu çabuk yaşlanmış ruhu bağdaşamazdı, bağdaşmadı da. Şimdi bir örnek olarak Orhan Kemal’in dünyasına şöyle bir bakalım: Onun romanlarında, öykülerinde ülkemizin dar gelirli insanları, yoksul emekçileri çocuksu bir masumiyet içinde bir arada güle oynaya yaşarlar. Kimse kimsenin soyunu sopunu sormaz, kimse kimseyi soyundan sopundan dolayı düşman bellemez. Türkler, Kürtler, Arnavutlar, Araplar, Boşnaklar bir arada, kardeşçe yaşarlar. Orhan Kemal’in yapıtlarındaki bu kardeşlik ruhu ile içinde bulunulan şimdiki zamanın kardeşleri çatıştırıcı ruhu 1980’den sonra karşı karşıya gelmiştir. Bu karşılaşmadan hangi ruhun üstün çıkacağına —hatta çıktığına!— Hasan Özkılıç’ın Zahit adlı romanı da, onun daha önceki yıllarda yayımlanmış olan öykü kitapları da tanıktır. Kitapların tanıklığına dayanarak şöyle söyleyebiliriz: Türkiye, kardeşlik ruhunu korumuştur ve koruyacaktır.

Şimdi Orhan Kemal’e yeniden dönelim ve bu kez onun yapıtlarını dil ve biçem bakımından anımsayalım: Orhan Kemal’in yapıtlarındaki dil, tümüyle roman dilidir, öykü dilidir. O dil yalındır, süssüzdür. Şiire özgü eğretilemeler, benzetmeler, çeşitli söz oyunları Orhan Kemal’in yapıtlarında yer almaz.

Orhan Kemal’in ardıllarından sayabileceğimiz Hasan Özkılıç’a gelince, onun da yaşama bakış, yapıtlarındaki konu, izlek ve dil-anlatım bakımlarından Orhan Kemal’in hamurundan olduğunu kolayca görebiliyoruz. Ancak bu yakınlık onun yazarlığındaki özgünlüğü gölgeleyecek bir öykünmecilikten hiç kuşkusuz uzaktır. Kısacası, Hasan Özkılıç kendi özgünlüğünü yaratabilmiş bir yazardır.

Hasan Özkılıç’ın da kendine özgü bir yazınsal evreni, kendine özgü bir anlatım biçimi var. Örneğin onun anlatım biçiminde şiirsel bir ritim olduğunu görmemek olanaksızdır. Ama bu şiirsel ritim yazarın özentiyle yarattığı bir şiirsellik değil, Türkçeyi çok iyi kullandığı için Türkçenin doğasından kaynaklanan bir şiirselliktir. Burada birkaç sözcükle söylemek gerekirse, Türkçe, güzelliğini kısa tümcelerle, yalın tümcelerle daha iyi gösteren bir dildir. Hasan Özkılıç, Türkçenin işte bu özelliğini doğal bir kolaylıkla, öz Türkçe sözcüklere de öncelik vererek kullanmayı çok iyi başarmaktadır. Dolayısıyla Orhan Kemal’in yapıtlarındaki anlatımın doğal akışkanlığı, iç konuşmaların anlatımı bütünleyici işlevi, kolay anlaşılırlık, okuyanda uyandırılan dil tadı, Hasan Özkılıç’ın yapıtlarında ve doğal olarak Zahit’te de kendi özgünlüğü içinde yer alıyor.

İki yazarın yapıtlarındaki anlatım dili konusunu böylece özetlemeye çalıştım. Bu konuda sözü uzatmadan şimdi de iki yazarın yapıtlarındaki ortak ya da benzer şu özelliği anmak istiyorum:

Orhan Kemal’in evreninde de, Hasan Özkılıç’ın evreninde de, kadınlar erkeklerden daha savaşımcı, daha gerçekçi, sevi işlerinde daha etkin, atılgan ve öncüdür. Erkekler her iki yazarda da gerçeklik duygularını yitirebilirler, oysa kadınlar somut yaşamın içinde yer alırlar, somut yaşamın gereklerini dirençle sürdürürler. Erkeklerdeki gerçeklik duygusu yitimine yol açanlar, şiirler, ezgiler, çeşitli söylentiler, söylenceler vb. öğelerdir. Kadınlar bu tür dış etkilere kolayca kapılmazlar. Erkekler sanrısal, soyut etkilere kapılıp yenilebilirler, hatta evden kaçıp gidebilirler, oysa kadınlar içinde bulundukları somut ortamlardaki gerçeklikleri apaçık görüp çözüm yolları ararlar, bireysel savaşımlarını elden bırakmazlar.

Konuşmamı son bir belirlemeyle bitirmek istiyorum: Hasan Özkılıç “kişi adları” konusunda rastlantısal davranmayan bir yazardır. Söz konusu romanında da Zahit adını romandaki devrimci örgüt üyelerine tartıştırır. Onlara göre “zahit”, gizemci (mistik) bir terim olarak yalnızca öbür dünyayı düşünen —bu yanıyla ‘çıkarcı’ olan— ve eylemlerini sorgulamadan yapan kişi demektir. Biz bu terimi karşıtıyla açıklamak istersek, şöyle diyebiliriz: Zahit, gafilin karşıtıdır. Dinsel bağlamda, bu şu demektir: Bu dünyanın geçici ve sınırlı nimetleri için çalışanlar gafil, öbür dünyanın sonsuz ve sınırsız nimetleri için çalışanlar zahittir. İşte burada, Zahit’in sol devrimci eğilimleri ile çekingen ve kararsız duruşu birbiriyle çelişiyor.

Romanın anlatıcısı romanın daha başından başlayarak —dengbej söylenceleri— romanın erkek kişilerini etkileyen, onları somut gerçekliğe yabancılaştıran, gizemci ve yanılsamalı bir algı ortamı oluşturuyor ve roman boyunca yalnızca birkaç kez ortaya çıkardığı kişilerden Zahit’i bir tür “Godot” gibi bekletiyor… Sol örgütlere katılan Zahit’in ne iş yaptığını, neyle geçindiğini bilmiyoruz. Ama para sorununun olmadığını —70’lik rakı alabilmesinden— anlıyoruz. Kendisine Godot gibi, bir kurtarıcı gibi bakılan Zahit gerçekte çelişkiler içinde bocalayan, kendi başına karar veremeyen, ölüm orucundaki kardeşinin yargısına sığınarak eylemci sorumluluğunu üzerinden atan (Burada, Albert Camus’nun Les Justes adlı tiyatro oyunundaki sol eylemcilerin gerçekleştirecekleri eylemden önce yaptıkları tartışmaları anımsıyoruz), oldukça pısırık bir kişidir, yani bir tür anti-kahramandır. Romanda, bar konsomatrisi olan kızkardeş Süsen ile ayakkabı üretiminde çalışan küçük kardeş Nahit, kendileri gerçek birer kahraman oldukları halde, bir anti-kahraman olan ağabeyleri Zahit’i büyük bir kurtarıcı olarak bekliyorlar, hep onu düşünüyorlar, daha çok ona bel bağlıyorlar. Doğrusu böyle bir kişinin adının romana verilmesi biraz yadırgatıcıdır. Ama şunu da ekleyelim: Onun adındaki gizemci içerik çok da açıkta ve bağıntısız kalmıyor. Şöyle: Romanda, devrimci sol örgütlerin öğretisel sağlamlıklarının olmaması (Çünkü sol örgütleri devindiren, onları güdüleyen, eyleme yönlendiren, devrimci nitelikli türkülerdir, şiirlerdir daha çok), “işçilerin bireycilliği”, “sendikaların düzenle bütünleşmeleri”, kısacası genel ortam, gizemci ve Godot’cu beklentileri ayakta tutuyor, besliyor. Sonunda, roman kişileri “Eski günler ne güzeldi!..”, “Bırakıp geldiğimiz köyler ne güzeldi!..” diyerek geçmişin düşüne sığınıyorlar.

Orhan Kemal’in yazın evreninde göremeyeceğimiz, işte budur. Orhan Kemal gizemciliğin öne çıkarıldığı 1980 sonrasını görmedi, ama görseydi de yaratacağı anlatıcı kişilerini gizemci ya da geçmiş özlemcisi olarak betimlemeye gönlü pek elvermezdi gibi geliyor bana.

Ertuğrul Efeoğlu

 

 


info@orhankemal.org