Ana Sayfa

Vatan Kitap Eki - Mazlum Vesek - 15 Eylül 2007

 

Orhan Kemal’in ilk olarak 1954 yılında “Seçilmiş Hikayeler Dergisi Kitapları’nca basılan “Grev” adlı öykü kitabı Everest yayınları tarafından yeniden yayımlandı. 18 öykünün bulunduğu kitaptaki öykülerin çoğu neredeyse birebir işçi öyküleri. Adını işçilerin hak elde etme ve direniş eyleminden ve alan 1947 yılında yazılan  “Grev” öyküsü Türkiye’de işçi, işveren ve devlet otoritesi arasındaki ilişki ve bu grupların ufkuna dair bize önemli ipuçları veriyor.

 

Mazlum VESEK

 

Orhan Kemal’in Grev öyküsü 60 yaşında

 “Grev mi dediniz? Dehşet!”

 

Cumhuriyet Türkiye’sinin henüz bir sosyalist parti ile tanışmadığı yıllarda sol, kendini en çok edebiyatla ve sanat dergileri ile var etti. Türkiye’nin çalışanları ise yasal olarak bazı haklara sahip olmalarına rağmen bunu bilincini taşımadıkları için seslerini çok da yükseltmemişlerdir.

1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanından önce, özellikle İstanbul’da çeşitli iş kolunda çalışan işçilerin yaptığı grevlerden haberdarız. Ki o dönemde, İstanbul’da kurulu Halk İştirakiyun Fırkası ve Sosyalist Osmanlı Fırkası’nın da etkisinden de söz edilebilir.

1923’te Cumhuriyet’in kurulmasından sonra işçilerin “Amele” bayramını kutlama hakkını olduğunu biliyoruz. Bu dönemde tapılan ilk önemli grevlerden biri de, 1927 yılında Adana’da yapılan şimendifer grevidir. (bkz. Orhan Kemal- Kanlı Topraklar, Nurer Uğurlu- Orhan Kemal’in İkbal Kahvesi)

1930’lardan 1960’lara kadar ciddi bir suskunluk dönemi görüyoruz. Bu yıllardaki tek parti rejimi, 2. Dünya Savaşı, DP iktidarı ne surette olursa olsun işçilerin kendilerinden olan bir yapı ortaya koymalarını engellemiştir. Türkiye’de çalışanlar, ancak 1961 Anayasası ile soluk aldı.

 

Orhan Kemal’in 1947’de kaleme aldığı “Grev” adlı öyküsü bu dönemin fotoğrafını çeker niteliktedir. Grevin kanunen yasak olduğunu öyküden anladığımız yıllarda dokumahane işçileri, ilginç bir yöntemle İtalyan usulü bir grev gerçekleştirirler. Makineler çalışır vaziyettedir; ancak üretim yoktur. Çalışma saatinin 8 saate indirilmesini ve ücretlerinin artmasını istemektedirler. Fabrika sahibinin oğlunun işyerine gelmesiyle olaylar gelişir. İşçi, patron ve polis arasındaki diyaloglar Türkiye’deki işçi hareketinin sosyolojik arka planını göstermekte.

 

“Sallandırıver bir ikisini…”

 

Türk edebiyatının ilk işçi öykülerinden olan Grev, yazarın diyaloglarla oluşturduğu akışla, bize, o yıllarda Türkiye’deki işçi hareketi hakkında önemli fikirler veriyor.

Fabrika sahibi, grevi haberini duyduğunda aldığı karar kesindir: “(…) İcap ederse atölyeyi bağla, koğ gitsinler! Amele mamele…Aç itleri başımıza çıkardılar bre herif…Hökümet hökümet değil ki…Sallandırıver bir ikisini…”

Fabrika sahibi bu sözlerle işçileri ne pahasına olursa olsun kendisine çalışmaya zorunlu varlıklar olarak görür. Hükümet de (devlet) bu olayları engellemeye görevli aygıttır. Bunu yapmadığı için hükümetliğini yapmamaktadır. Fabrika sahibinin bir hak alma biçimi olan greve biçtiği ceza da düşündürücüdür: “Sallandırıver bir ikisini…”

Öykü de işverenin kanunları uygulamadığını da görüyoruz. Bunu,  işçilerin içinde ön plana çıkan ve haklarının bilincinde olan Sarı Memet’in şu sözlerinden anlıyoruz: “Harp biteli beş sene oluyor!” dedi. “İş Kanunu’nun hükümlerini yerine getirmenizi istiyoruz!”

İşçilerin kararlılığı karşısında fabrika sahibinin oğlu şarteli indirir ve işçilerden fabrikayı boşaltmasını ister. İşçiler, asıl kanunsuzluğun bu olduğunu söyleyerek, fabrikayı terk etmezler. Az sonra fabrikaya gelecek polislerin ve Başkomiser’in bazı kavramlara ne kadar yabancı olduğunu görüyoruz.

Sarı Memet’le arkadaşları ileri atılıp, “Komiser Bey,” dediler, “fabrika sahibi lokavt yaptı, ifadelerimiz alınsın!”

Her kafadan bir ses çıkıyordu. Başkomiser şaşırmıştı.

“Lokavt ne demek?” diye sordu.

Vali muavini ile konuşan “Büyük Ağa” ise demokrasiden şikayetçidir! “nirden icad oldu bu demirkırasi? Irgat, maraba güruhuna kabahatli olduk bayağı. Paramızla irezil oluyok!”

Parası olmak bir “güruha” istediğini yapmak için yeterlidir, “Büyük Ağa” ya göre. Demokrasi ise kendilerine zarar vermiştir.

Vali muavini ise “tehlike”nin olmadığını söyler. “Olur efendim,” dedi. “Ufak tfek meseleler bunlar. Maazallah Evropa’daki gibi olsalar”

Öyle ki vali muavini Türkiye’deki işçilerle Avrupa’dakiler arasındaki farktan dolayı işçileri de dinlemek gerektiğini söylüyor. Devlete de hakem rolü veriyor

“Burası Avrupa değil Beyefendi!”

“Olabilirdi. Aralarında yüz, yüz elli senelik fark var bereket versin ama asrımız uçak asrı, atom asrı…Bu yol belki hızla kapanacak…Bilinmez ki”

Ancak bu tutum işverenin hoşuna gitmemekte. “Sallandırıver bir ikisini…”

“Elebaşı” işçilerin sevk edileceği savcının “grev” sözcüğünü duyduğunda gösterdiği tavır otoritenin işçi hareketine bakışını anlamak için önemlidir. “(..) Grev mi dediniz? Dehşet!(…)”

Savcı ile işverenin aynı fikirde olması dikkat çekicidir: “Burayı İtalya yahut Fransa sanmış köpoolları”

Yine savcıya göre nasıl böyle bir şeye cesaret edebilirler, bu cesaretin neye mal olacağını anlamamışlar mı? Ama ziyanı yok kendileri bunu anlatacaklardır işçilere. “…Mamafih, anlatacağız elbette.”

Türkiye, grev sözcüğü duyulduğunda “dehşet”e düşülen bir ülke iken 16- 17 Haziran’ı, 1 Mayıs 1977’yi gördü. Ancak 23 fındık işçisinin 18 YTL için ölmesini engelleyemedi. Dolayısıyla, toplumcu edebiyatın küçümsendiği şu günlerde daha çok işçi öyküsü yazılmalı ve okunmalı. Orhan Kemal’in Grev kitabı, adıyla bile Türkiye’de işçi öyküleri denilince akla ilk gelen öykülerdendir.

 

Kitaptaki diğer öyküler

Grev kitabında 18 öykü bulunuyor. Hemen hepsi de işçi öyküsü. Orhan Kemal’in küçük insanların yaşantısına dair yazdığı bu öyküler, hiç zorlama olmaksızın diyaloglar aracılığıyla okuyucuyu sürükleyecek türden. Öyküleri okurken, yazarın, küçük insanların dünyasını ne kadar iyi tanıdığını görüyoruz. Öte yandan küçük insanların kaygılarında uzak olan insanların bakışını da çok iyi veriyor. Ancak öykülerinin başkahramanları genellikle işçilerdir.

Orhan Kemal’in öykülerini okurken toplum denen yapının nasıl hareket ettiğini görürüz. Ortak sevinçler, hayretler, üzüntüler, kızgınlıklar hiç de abartılı değildir.

“Arka Sokak” öyküsünde kimsesi olmayan bir kadının doğum yapması karşısında mahallelilerin gösterdiği tepki buna örnektir. Kendisine çarptığı halde şoförün hapse atılıp atılmayacağını düşünen, hatta gözleri dolan “Süpürgeci” de ise insani duyarlılığın derecesini anlatmakta.

Dünya’nın Babil Kulesi’ne benzetildiği “Balon (Mahalle Kavgası)” adlı öyküde de nasıl ki gittikçe yükselen Babil Kulesi’nde zamanla kimse kimsenin dilinden anlamamaya başlamışsa; insanlar arasındaki ilişkiler de öyledir. Yazar baş döndürücü bir hızla birçok karakteri devreye sokmakta; ama hepsinin derdi başkadır. Hepsi kendi yöntemleriyle sorunlarını çözmektedir. Birbirine bağlı olan bu ilişkilerde herkes toplum nezdinde kabul edilmeyen “yanlış”ı giderme peşindedir.

“Hamam Anası” ise yazar, yaşlı bir kadını gördüğünde aklına gelenleri anlatıyor. Bin yıllardır aynı yerde bekleyen bir kadındır, O. Yazar yaşlı kadını benzettiği “Hamam Anası” nın ne olduğunu bilmese samimi ve sıcak bir akışla anlatır kadını. Öyle ki, öyküyü okurken buna inanmak istiyorsunuz.

 

Grev, Orhan Kemal, Everest Yayınları, 2007, 224 sayfa

 

info@orhankemal.org

1